İnsan, varoluşunun başlangıcından bu yana zamanı anlamlandırmaya çalışmış; fakat onu ölçebildiği ölçüde kavrayabildiği yanılgısına düşmüştür. Oysa zaman, saatlerin mekanik hareketlerine yahut takvimlerin birbirini takip eden yapraklarına indirgenemeyecek kadar derin bir ontolojik meseledir. İnsanoğlu zamanı parçalara ayırmış, saniyelere, dakikalara ve asırlara bölmüş; ancak bütün bu ölçümler içerisinde zamanın mahiyetine ilişkin temel soruyu cevapsız bırakmıştır: Zaman, insanın içerisinde var olduğu bağımsız bir gerçeklik midir, yoksa insanın varoluşu anlamlandırmak üzere geliştirdiği zihinsel bir tasavvur mudur?
Kanaatimce zaman meselesini yalnızca fiziksel bir olgu olarak ele almak, varlığın en esaslı problemlerinden birini eksik değerlendirmek anlamına gelir. Çünkü zaman, bir yönüyle evrenin fiziksel düzenine aitken diğer yönüyle insan bilincinin en derin katmanlarında karşılık bulmaktadır. Bu bakımdan zamanın izafiliği, yalnızca fiziksel ölçümlerin farklılaşması değil, insanın mutlaklık iddiasının sorgulanması bakımından da felsefi bir öneme sahiptir.
Newtoncu evren tasavvurunda zaman, bütün olaylardan bağımsız biçimde ve her yerde aynı şekilde ilerleyen mutlak bir gerçeklik olarak kabul edilmiştir. Ancak Einstein’ın geliştirdiği izafiyet teorisi, bu düşünceyi köklü biçimde dönüştürmüştür. Artık zaman, evrenin her noktasında aynı hızla ilerleyen değişmez bir ölçü değildir. Hareket ve kütleçekim koşulları, zamanın farklı gözlemciler tarafından farklı biçimlerde ölçülmesine neden olabilmektedir. Böylece insanlığın asırlar boyunca değişmez kabul ettiği zaman anlayışı, bilimsel düzlemde yeniden değerlendirilmek zorunda kalmıştır.
Ne var ki burada üzerinde durulması gereken esas mesele, fiziksel zamanın göreli oluşuyla insanın zamanı öznel biçimde deneyimlemesinin birbirinden farklı olgular olduğudur. Birincisi fiziksel yasalarla açıklanabilirken ikincisi bilinç, hafıza ve varoluş tecrübesiyle ilişkilidir. Bununla birlikte her iki yaklaşım da insanın zaman karşısındaki konumunu sorgulamak bakımından önemli düşünsel imkânlar sunmaktadır.
Augustinus’un zaman üzerine geliştirdiği düşünceler, bu sorgulamanın en çarpıcı örneklerinden biridir. Onun, zamanın ne olduğunu bildiğimiz hâlde açıklamakta güçlük çektiğimize ilişkin yaklaşımı, insan bilgisinin sınırlarını gözler önüne sermektedir. Gerçekten de geçmiş artık mevcut değilken gelecek henüz varlık kazanmamıştır. Şimdi ise onu kavramaya yöneldiğimiz anda geçmişin bir parçası hâline gelmektedir. Öyleyse insanın içerisinde yaşadığını düşündüğü zaman, hangi anda gerçek anlamda mevcuttur?
Bu soru, bizi zamanın ontolojik mahiyetinden insanın varoluşsal konumuna taşımaktadır. Zira insan, geçmişin hatıralarıyla geleceğin ihtimalleri arasında sürekli olarak kendi varlığını inşa etmektedir. Geçmişi değiştiremez, geleceği bütünüyle bilemez ve şimdiyi süreklilik içerisinde muhafaza edemez. Buna rağmen kendisini zamanın hâkimi olarak tasavvur etmekten vazgeçmez.
Benim nazarımda insanın en büyük trajedilerinden biri tam da burada başlamaktadır: İnsan, sahip olamadığı zamanı tükettiğini düşünürken gerçekte kendi sonluluğunu tüketmektedir.
Bir insanın hayatında kimi anlar vardır ki birkaç saniyelik bir hadise, yıllarca süren bir tecrübeden daha derin izler bırakabilir. Buna karşılık yılların birikimi, insanın hafızasında tek bir hatıraya dönüşebilir. Burada değişen fiziksel zamanın kendisi değil, insanın zamana yüklediği anlamdır. Dolayısıyla yaşanmış bir hayatın kıymetini yalnızca kronolojik uzunluğuyla değerlendirmek, insan varoluşunu niceliksel bir hesaba indirgemek olacaktır.
Bu noktada Henri Bergson’un süre anlayışı önem kazanmaktadır. Bergson, ölçülebilir zaman ile bilincin yaşadığı süre arasında bir ayrım yapar. Çünkü insanın iç dünyasında zaman, birbirinden kopuk ve eşit parçalardan oluşan mekanik bir dizilim değildir. Hatıralar, duygular ve düşünceler birbirine nüfuz ederek kesintisiz bir yaşantı meydana getirir. Böylelikle insanın yaşadığı zaman ile saatlerin gösterdiği zaman arasında felsefi bakımdan önemli bir ayrım ortaya çıkar.
Ancak kanaatimce meselenin daha esaslı bir boyutu bulunmaktadır. İnsan, zamanı yalnızca yaşayan bir varlık değil, aynı zamanda kendi sonunu önceden kavrayabilen bir varlıktır. Ölümün kaçınılmazlığını bilmek, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi diğer bütün tecrübelerden farklılaştırmaktadır. Çünkü insan için gelecek, yalnızca henüz gerçekleşmemiş imkânların toplamı değil, aynı zamanda varoluşunun nihai sınırına doğru ilerleyen bir ufuktur.
Heidegger’in zamansallık ile insan varoluşu arasında kurduğu ilişki de bu bağlamda değerlendirilebilir. İnsan, yalnızca şimdiki anda mevcut olan bir varlık değildir; geçmişinden hareketle geleceğine yönelen ve kendi imkânları içerisinde varlığını anlamlandıran bir bütündür. Bu nedenle zaman, insanın dışında akıp giden yabancı bir gerçeklik olmanın ötesinde, onun varoluşunu kavrayabilmesinin temel koşullarından biridir.
Buradan hareketle şu düşünceyi ileri sürmek mümkündür: İnsan zamanı anlamaya çalışırken aslında kendi varlığının sınırlarını araştırmaktadır. Çünkü zaman üzerine sorulan her soru, nihayetinde varoluşun başlangıcı, sürekliliği ve sonluluğu üzerine yöneltilmiş bir soruya dönüşmektedir.
Peki, insanın zamanı ölçebilmesi ona zaman üzerinde herhangi bir hâkimiyet kazandırmakta mıdır?
Bana göre hayır. İnsan, zamanın ölçümünde olağanüstü bir ilerleme kaydetmiş olmasına rağmen onun karşısındaki ontolojik konumunu değiştirememiştir. En gelişmiş saatler, en hassas hesaplamalar ve en karmaşık fiziksel teoriler dahi insanın geçmişe dönmesini yahut kendi sonluluğunu ortadan kaldırmasını sağlayamamaktadır. Burada bilginin genişlemesi ile varoluşsal sınırların aşılması arasında kesin bir ayrım yapmak gerekir.
Modern insanın zamanla kurduğu ilişkinin temelinde de bu çelişki bulunmaktadır. Zamanı verimlilik, hız ve üretkenlik üzerinden değerlendiren çağdaş zihniyet, hayatın anlamını çoğu zaman gerçekleştirilen faaliyetlerin niceliğiyle ölçmektedir. Oysa sürekli meşgul olmak, varoluşu anlamlı kılmakla aynı şey değildir. İnsan, bir ömrü sayısız faaliyetle doldurabilir; fakat o ömrün neden yaşandığına ilişkin tek bir esaslı cevap geliştiremeyebilir.
Bu sebeple zamanın izafiliği üzerine düşünmek, benim için yalnızca evrenin fiziksel yapısını kavramaya yönelik entelektüel bir faaliyet değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatını hangi ölçütlerle değerlendirdiğini sorgulamasıdır. Bir ömrün uzunluğu ile derinliği arasında zorunlu bir eşitlik bulunmadığı gibi, geçen zamanın miktarı ile kazanılan anlam arasında da doğrudan bir orantı yoktur.
Nihayetinde zaman, insanın bütün varoluşsal iddialarını sınayan sessiz bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. İnsan onu ölçebilir, tanımlamaya çalışabilir, matematiksel ilişkiler içerisinde açıklayabilir; ancak zaman karşısındaki sonluluğunu bütünüyle ortadan kaldıramaz.
Ben, zamanın izafiliğini insanın mutlaklık arzusuna yöneltilmiş en esaslı itirazlardan biri olarak görüyorum. Çünkü evrenin fiziksel düzeninde dahi mutlak kabul edilen zamanın gözlemciye ve koşullara bağlı olarak farklılaşabilmesi, insan aklının değişmez sandığı kabullerin yeniden sorgulanabileceğini göstermektedir.
Öyleyse asıl mesele, zamanın ne kadar hızlı geçtiği değil, insanın bu geçiş içerisinde neyi idrak edebildiğidir. Zira yaşamak, yalnızca zamansal bir süreyi doldurmak değil, o süre içerisinde varoluşa bir anlam kazandırabilmektir.
Ve belki de insanlığın en büyük yanılgısı, zamanı kaybetmekten korkarken zaman içerisinde kendisini kaybettiğinin farkına varamamasıdır.
Çünkü insan, zamanı tüketen bir varlık olduğunu düşünse de nihayetinde zamanın içerisinde tükenen kendi varoluşudur.
⸻






