Bazı şehirler vardır, sadece harita üzerindeki bir noktadan ibaret değildir. Sokaklarında yürürken size bir hikaye anlatır, bir duruş sergiler. Malatya, işte o "karakteri olan" şehirlerin başında gelir. Bugünlerde Malatya’yı konuşurken genellikle sayılarla, ihracat rakamlarıyla ya da yeniden inşa süreçleriyle meşgulüz. Ancak Malatya’nın asıl gücü, ne rekolte rakamlarında ne de beton yığınlarındadır; bu şehrin asıl gücü, "Malatyalı olmak" diye tabir ettiğimiz o görünmez ruh birliğindedir.
Kayısıdan Öte Bir Kimlik
Hepimiz biliyoruz; dünya bizi kayısımızla tanıyor. Elbette, güneşin tadını bir meyveye sığdıran bu mucize, başımızın tacıdır. Ancak Malatya’yı sadece kayısıya indirgemek, koca bir tarihe haksızlık olur. Arslantepe’den yükselen o ilk devletleşme izleri, Battalgazi’nin kahramanlık hikayeleriyle birleştiğinde ortaya çıkan şey sadece bir yerleşim yeri değil, bir medeniyet süzgecidir.
Malatya’nın çarşısında dolaşırken duyduğunuz o "Hemşehrim" nidası, diğer şehirlerdekinden biraz farklı tınlar. İçinde bir parça sahiplenme, bir parça dürüstlük ve bolca özgüven barındırır. Bu şehir, insanını "has" kılan bir mayaya sahiptir.
Zorluklardan Güzellik Devşirmek
Son yıllarda hepimiz sınandık. Sokaklarımız sessizleşti, binalarımız yoruldu. Ama Malatya’nın bir özelliği vardır: Bu şehir, küllerinden doğmayı genetik bir kod olarak taşır. Kernek’in suyunun serinliği gibi, bu halkın feraseti de en sıcak, en zor günlerde kendini gösterir. Esnafın sabah kepengini açarken birbirine verdiği selam, "Yine yaparız, yine kalkarız" demenin en yalın halidir.
Geleceğe Bakarken
Modernleşen dünya bizi tek tipleştirmeye çalışırken, Malatya’nın o kendine has dokusunu koruması en büyük önceliğimiz olmalı. Yeni caddeler, lüks binalar yapılabilir; ama Kanalboyu’ndaki o yürüyüşün huzurunu, Akpınar’daki o samimiyeti betonla taklit edemezsiniz. Şehri inşa ederken ruhunu incitmemek, bu mirası bizden sonrakilere "eskimeyen bir kimlik" olarak bırakmak zorundayız.
Sonuç olarak; Malatya bir duruştur. Beydağı’nın heybetine sırtını yaslayan, Fırat’ın bereketiyle beslenen bu topraklar, sadece bir coğrafya değil, bir aidiyettir. Ve bu aidiyet, dünyanın neresine giderseniz gidin, cebinizde taşıdığınız en kıymetli hazinedir.
Güneşin doğudan yükselip Malatya’da altın rengine büründüğü her sabah, umudun da taze kaldığı bir sabahtır.




