Geçen gün bir dost meclisinde oturdum, konuşulanları dinliyorum. Masadaki herkes her konuda "uzman". Biri ekonomiyi kökten çözüyor, diğeri tıptaki son gelişmeleri anlatıyor, bir başkası jeopolitik krizleri saniyeler içinde karara bağlıyor. Şöyle bir kendime baktım; ben neden bu kadar çok şeyi, bu kadar sığ biliyorum? Sonra fark ettim ki, bu sadece benim ya da o masadakilerin sorunu değil; bu, içine düştüğümüz "bilgi zehirlenmesi" çağının en büyük sancısı.
Google elimizin altında, dünya cebimizde. Bir şeyi merak ettiğimizde iki saniye içinde binlerce sayfaya ulaşıyoruz. Ama sorun şu: Biz okumuyoruz, sadece "göz gezdiriyoruz". İzlemiyoruz, sadece "kaydırıyoruz". Bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olunca, onu sindirmek için gereken o kıymetli emeği vermekten vazgeçtik. İki dakikalık bir video izleyince konunun uzmanı olduğumuzu sanıyoruz ama aslında sadece o videoyu hazırlayanın bize sunduğu kadarını, onun filtresinden geçeni biliyoruz.
Ben buna "vitrin bilgeliği" diyorum. Vitrinimiz çok dolu, çok parlak ama içeri girdiğinizde raflar bomboş. Eskiden bir konuyu öğrenmek için kütüphanelere gidilir, sayfalar çevrilir, o bilgi zihinde demlenirdi. Şimdi ise bilgi, hızlı pişirilmiş ama besin değeri olmayan bir fast-food yemeği gibi. Karnımızı doyuruyor ama bizi beslemiyor. Bilgimiz var ama derinliğimiz yok.
En tehlikelisi de bu yarım yamalak bilginin verdiği o sahte özgüven. "Bilmiyorum" demek artık bir ayıp, bir eksiklik gibi görülüyor. Oysa gerçek bilgelik, neyi bilmediğini idrak etmekle başlar. Biz ise her şeyi bilme telâşından, gerçekleri anlamaya vakit bulamıyoruz. Bir olayın sadece sonucuna bakıp hüküm veriyoruz; o sonucun arkasındaki nedenleri, geçmişi, insan hikâyelerini ıskalıyoruz.
İnternet gazeteciliğinin o baş döndüren hızı içinde ben de bazen kendimi bu akıntıya kaptırırken buluyorum. "Hemen yazmalıyım, hemen paylaşmalıyım" duygusu, "Önce tam anlamalıyım" sağduyusunun önüne geçiyor. Ama artık durmak istiyorum. Yazdığım bir cümlenin altını doldurabilmek, okuduğum bir metnin ruhuna inebilmek istiyorum.
Belki de yeniden "cahil" olduğumuzu kabul ederek başlamalıyız işe. Her şeyi bilmek zorunda olmadığımızı, ama bildiğimiz şeyi de hakkıyla, tartarak ve hissederek anlamamız gerektiğini hatırlamalıyız. Çünkü dünya, çok bilenlerin değil, gerçekten anlayanların omuzlarında yükselecek.
Siz ne dersiniz? En son ne zaman bir konuyu "hızlıca öğrenmek" yerine, üzerine saatlerce, belki günlerce düşünerek anlamaya çalıştınız? Ben bugün o eski, yavaş ama derin günlerin özlemiyle bu satırları karaladım.




